Noel Baba ?

Her yılbaşı haftasında, büyük mağazalarımızın kapı önlerinde, vitrinlerinde, Noel Baba kıyafetli delikanlılar, şişirilmiş Noel Baba balonları, Noel Baba resimleri görüyorum.

Caddelerimizde, Noel Baba kıyafetli kızlarımız dolaşıyor. Onlara derin bir utançla bakıyorum.

Aklıma ikide bir: “Bizim nüfusumuzun %99’u Müslümandır!” nutukları geliyor.

Hz. İsa’nın doğum gününde ve haftasında, büyük şehirlerimizi ışıklarla süsleyenler, çam ağaçlarıyla bezeyenler, sokaklarımızı, caddelerimizi, bir Hıristiyan efsanesini canlandıran Noel Baba kılıklı kızlarla, oğlanlarla dolduranlar, bu davranışlarının binde birini acaba sevgili peygamberimizin doğum gününde gösteriyorlar mı?

Bizim Kurban Bayramlarımızla-Ramazan Bayramlarımızla Noel Baba şenliklerinin mukayesesini size bırakıyorum.

Caddelerimizin, mağazalarımızın, evlerimizin, ağaçlarımızın, kapılarımızın, pencerelerimizin, hatta kaldırımlarımızın süslenmesi, ışıklandırılması açısından, bizim dinî ve millî bayramlarımız mı daha canlı, daha ışıklı, daha süslü, yoksa şu Noel Baba günleri mi?

Noel Kutlaması

Noel Kutlaması

Sivas’ta, bir mahallî televizyon muhabiri, kamerasını arkasına alarak önüne çıkan Sivaslılara soruyordu: Yeni Noel Baba günlerinde ne bekliyorsunuz? Noel Babadan ne istiyorsunuz? diyordu.

Hey gidi koca Sivas!

Hey gidi Sultan Şehir! Demek bu Noel Baba hastalığı sana da bulaştı?

Batı dünyası karşısında kapıldığımız bu teslimiyet duygusu, her yılbaşı haftasında, bizi bir sömürge devleti zavallılığına düşürüyor.

Bu Noel Baba efsanesi sanki Hıristiyan âleminin değil de, Müslüman Türk’ün geleneklerinden-göreneklerinden biri gibi aramızda.

Ben burada susuyor, sözü Ârif Nihat Asya üstadıma bırakıyorum:

“Memleketimize, herhalde Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fatihlere, Aksaraylara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköylere, Modalara ve sonra Üsküdarlara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak, neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıkta pirimiz mi? İstanbul’un Tepebaşı’ndan, Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen bu moruk kimdir, necidir?

Bunu hiç merak etmediniz mi? Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O, Haçlı seferlerinden kalma, bir kılıç artığıdır.

O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla, saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor. O, evimize girerken, eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir [tooltip color=”blue” text=”Hıristiyanları, Müslümanlara karşı savaşa sürükleyen Fransız vaizdir.”] Piyerlermit [/tooltip] ’tir. Kardeşlerini, mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor.

O, adıyla, sanıyla bir misyonerdir ki, şu memlekette, ocağına incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla, en can alıcı noktamızdan: Çocuklarımızdan başlamıştır.

Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz? Fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi?

Bırakın! Onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz, sakalı elimde kaldı ve altından Lüsifer çıktı. Bilirsiniz ki, casuslar da kıyafetlerini, ekseriya, böyle değiştirirler. Bu mezar beğenmeyen hortlağa, ya mezarını gösterin, yahut bırakın Haç’ında çarmıha gereyim onu. Tehlikeyi sezer de, kendiliğinden gitmeye kalkarsa, çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyinizi çalmıştır!”

Yazan: Yavuz Bülent Bakiler

Ziyaretçi Etiketleri

Benzer Yazılar

Bir Yorum Yaz